Zulkarneyn ile Yecüc ve Mecüc

Yazar: Mustafa Kılavuzoğlu-Ocak 2021

18:83 Sana Zülkarneyn'den de sorarlar: De ki: "Size ondan bir hatıra okuyacağım." Biz onun için yeryüzünde (Arz’da) güç ve saltanat hazırladık ve ona her şeyden bir sebep verdik. O da bir sebebi izledi.

image032Zülkarneyn kelime anlamı olarak “iki boynuzu olan” demektir. Diğer bir anlamı ise “iki zaman sahibi” olarak biliniyor. İki boynuzu olup zamana hükmeden birisi olduğunu düşünmek kolay gibi duruyor. Buradaki asıl önemli husus olan; takip eden ayetlerde görüleceği gibi, Yüce Allah tarafından Zülkarneyn’e Arz’da her şeyden bir sebep (güç, araç) yanında kavimlere dilediğini yapması payesi verildiğine ve onun en doğrusunu yapacağına olan Yüce Allah’ın güvenine dikkat etmek gerekiyor. Hiçbir kralın veya peygamberin “en doğrusunu yapabilme” payesi olmamıştır. Hatırlayalım ki, Yüce Allah, Kuran’da bazı ayetlerinde Hz. Muhammed’e bile telkinlerde bulunmuş iken Zülkarneyn’e tam bir yetki, otonomi lütfetmiştir. Bazı peygamberlere birkaç ilim ve hikmet verilmiş de olsa, yine biliyoruz ki hiçbirine “her şeyden bir sebep” verilmemiştir. Peygamberlerin bile üstünde böyle güce ve yetkilere sahip olan kimdir? Aşikâr ki, en azından “normal bir insan” olamaz.

Klasik ve dar görüşteki anlatımla: “Bir kral atına binmiş ve batıya giderek orada güneşin kara bir gözede battığını, sonra doğuya giderek orada da gölgesi olmayan bir şehir veya ülke üzerine doğduğunu görmüş. Belli ki batıdan doğuya her yeri hakimiyeti altına almış” imiş. Başlığı da resimdeki gibi iki boynuzluymuş.  Bu şekilde milyonlarca defa okunsa bile buradan bir mucize çıkarmak mümkün olmaz. Böylesine basit bir hatıranın anlatılmış olmasının ehemmiyeti de kalmaz. Oysa Kehf suresi tamamen mucizelere, dünya ötesi olağanüstü bilgilere ayrılmıştır.

Kâinatı yaratanın “mucizevi olaylar anlatacağım” dediği noktada artık evrende bir noktadan ibaret olan dünyaya sıkışmadan çok daha geniş düşünmeye ihtiyacımız var.

Okumaya devam ettikçe göreceğiz ki doğrusu şudur: Yüce Allah’ın bahşetmiş olduğu “ne dilerse yapabileceği güç, kudret ve ilahi vasıtalar (sebep)” ile Zülkarneyn zamanda ve mekânda, geçmişe de geleceğe de gidebilen, uzay-zamanda dilediği gibi gezebilen, sadece dünyada değil tüm kâinatta güç ve saltanat sahibi olup “madde” ye bile hükmedebilen biri olup kainattaki tüm ırk ve kavimlerin kaderine müdahale edebilmektedir. Böylece, geleceğe ve geçmişe gidebilmesi hasebiyle “iki zaman” sahibi tanımlamasıyla birlikte aşağıda anlaşılacağı gibi iki boynuz sahibi olduğu ifadesi de doğrudur. Bu isim mucizevi bir şekilde her iki anlamı da kapsamaktadır: Zaman ve Boynuz

 Bu ikisinin nasıl olup da “aynı kişi” de buluştuğu da inşallah gözler önüne serilmiş olacak.

Nihayet, Güneş'in battığı yere varınca onu kara balçıklı bir gözede batar buldu. Onun yanında bir de kavim buldu. Dedik ki: "Ey Zülkarneyn ya bunlara azap edersin ya da haklarında güzel bir tavrı esas alırsın, Bu ilk seyahatteki «kara balçıklı göze» ifadesini daha önce de zaten anlamış ve yazmış olanlar vardır fakat ne maksatla anlatıldığını ortaya koyan şimdiye dek çıkmamıştır.

image002Temsili resimlerden de açıkça görüleceği üzere bu benzetme ile bir karadelik anlatılmakta olup bu karadeliğin yutmaya başladığı bir güneşe yakın bir toplumdan bahsedilmektedir. Güneşin batışı ifadesi ile güneşin ömrünün sonuna geldiği anlatılmaktadır. Aşağıda ilgili diğer ayetlerdeki maceralar açıklandığında bu iddianın doğruluğu da nihayet bir dayanağa kavuşmuş olacaktır.

Burada yapacağım açıklamaya ek bir kanıt da zaten ayette verilmiştir. Zülkarneyn neyin yanında bir kavim bulmuştur? Bahsedilen iki oluşum var: bir güneş ve bu güneşin batmakta olduğu kara balçıklı göze. Kara gözenin yanında olsalar, güneş bu toplumun yanında olan bir gözede batabilir miydi? Öyle olsaydı güneş o gözede değil, ancak ufukta, çok uzakta bir yerde batıyor olurdu ve o toplum da gözenin yanında olamazdı. Demek ki bu toplum, daha mantıklı bir seçim ile güneşin yanında, yakınındadır.

Kuran’daki anlatım ve betimlemelerin en büyük güzelliklerinden biri, zamandan bağımsız olarak insanoğlu olarak neyi nasıl bulup, görüp, keşfedip neyle adlandıracak isek tam da ona göre yazılmış olmalarıdır. “Güneş’in Kara Balçıklı Göze’de batması” teşbihi de bu fevkaladeliklerden birisi olup burada yer alan resimler ise bunun en bariz kanıtıdırlar. Resimde “kara göze”yi çok net görüyoruz.

Görmek inanmaktır fakat çoğunluk gerçek karşısında inat etmeyi sürdürür çünkü Kuran’da “insan tartışmayı ve çekişmeyi çok sever” diyor zaten. Kara balçıklı göze dendiğinde sadece dünyadaki gözeleri düşünüp, güneş hiç gözede batar mı diye ısrarlı bir inatla buradaki inanılmaz benzerliği görseler bile resimlerdeki olayın kastedildiğine ikna olmazlar.

image003Sonra bir sebebi daha izledi.

Bir süre sonra, Güneş'in doğduğu yere varınca onu, ona karşı kendilerine bir siper yapmadığımız bir kavmin üzerine doğar buldu.

Tüm macera bu kadardır; yani Yüce Allah olağanüstü ve mucizevi bir olayın izahı için, önceki olayda olduğu gibi tek bir cümle içeren bu ayetten fazlasına ihtiyaç duymamıştır. Zaten Zülkarneyn ve Ye’cûc Me’cûc ayetlerinde dikkat edilmesi gereken hususlardan birisi, Kuran’ın en gizemli bu iki konusunun nasıl olup da böyle hiçbir ilave açıklama yapmaksızın askıda bırakılmış hissi verdiğini anlamakta da yatıyor. Bunun sebebi bir kez anlaşıldığında gerisi çorap söküğü gibi gelmektedir.

Zülkarneyn’in maceralarının özetine baktığımızda “bir önceki ayette “batan bir güneş” ve çok kısa bir benzetme, bunun ardından şimdi bu ayette “doğan bir güneş” ve bir başka kısa benzetme ve her ikisinin yanında da gizemli bir kavim bulunuyor. Nihayetinde aşağıdaki son macerada da bir başka gizemli kavim ise Arz’da bozgunculuk yapanlardan şikayetle yardım talep ediyor. Olaylar kıyamet gününden bahislerle bitiyor”.

image004Mucizelerin anlatıldığı bir surede ve Kuran’ın en gizemli isimlerinden olan bir varlığın macerası Yüce Allah tarafından “tek bir ayet” ile ve “güneşe karşı siper yapılmamış bir toplum gördü” cümlesiyle anlatılırken, mucize olaylar beklediğimiz bu ayetteki ifadeden “gölgesi olmayan bir yer ve kavim” kastediliyor demek naiflikten öte bir yanılgıdır. Burada da gerçeği görmek için ufkumuzu çok geniş tutmak zorundayız.

image005Dünyamız güneşin ve uzayın yıkıcı radyasyonundan korunacak şekilde, atmosfer, manyetik alan ve Van Allen kuşağıyla çevrelenmiştir, bunlar dünyada yaşayan canlılar için, güneşe ve uzaya karşı siper edilmişlerdir. Bu koruma kalkanları üstteki ve aşağıdaki şekillerde görüldüğü gibi oluşmaktadır. Aksi halde bildiğimiz yaşam ve insanoğlu ortaya çıkamazdı. Örneğin Ay’da böyle bir durum, bir koruma yoktur. Güneşe karşı siper edilmemiş bir topluluktan bahis gölgesi olmayan yer demek değildir. İnsanın muhtaç olduğu gibi güneşten korunma ihtiyacı olmayan bir topluluğun yaşayabileceği, uzayın ve güneşin ışınlarından korunma ihtiyacı olmayan bir gezegendir. Yani güneş ışınları ve radyasyondan kesinlikle zarar görmeyen ve kendileri zaten Kuran’daki “dumansız ateş” tabiriyle enerjiden yaratılmış olan bir «cin» topluluğundan bahsedilmektedir. Ayetlerde geçen “güneşin doğduğu ve battığı yerlerden” bahis de yön anlamındaki doğu-batı olgusu değildir. Bir güneşin kainattaki başlangıcı (ortaya çıkması) ve ardından yok oluşu, bir kara delik tarafından yutulmasıdır. Yoksa normal bir günde, güneş ardışık ve sürekli olarak bir doğar bir batar.

Enerjiden oluşan bir canlı türü olan cinlerin karşısında maddeden oluşmuş insanları sanki daha alt sınıftanmış gibi düşünmeye yeltenecek olanlara, madde ile enerjinin aynı şey olduğunu söylemek yeterlidir umarım. Dünyanın en ünlü formülü olan E=mc2 herhalde bunu hatırlamak için kafidir.

Seyahatlerinde güneşin doğduğu yere « sonra » gitmiş olması, hareket olarak önce güneşin battığı (yok olmaya başladığı) yer ve zamana, ardından ise doğduğu (oluştuğu) yer ve zamana gittiğini ve aslında ona verilen sebepler (ilahi araçlar) sayesinde, onun için geçmişten geleceğe diye lineer bir zaman kavramı olmadığı, bunun yerine seyahatin sırası ve devamlılığı anlatılıyor.

Kuran bir taraftan dünya hayatıyla alakalı bilgileri verirken aynı zamanda kâinatın yaratılışını da anlatmaktadır ve o yüzden bize dünya hayatında sıradan gelebilecek bazı konular için sıkça “bunda aklını işleten, ilimde ilerlemiş toplumlar için kanıtlar, mucizeler vardır” denir. Örneğin, güneşin doğması ve batmasında bizim için herhangi bir mucize yoktur, sıradan çok doğal olaylardır. Fakat güneşin doğup batması değil de bir güneşin uzayda, evrende ortaya çıkması ve sonunda yok olması anlatılıyor ise, durum tamamen değişir ve gerçekten anlatılan mucize ortaya çıkar. Aynı şekilde, “güneşten siper yapılmamış” bir yerden kastın “gölgesi olmayan” değil de “güneşin ve uzayın radyasyonundan korunmayan yer” olduğunu anladığımızda da yine “kara gözede batan güneş”in karadelikte batışı gibi mucizevi bir tanıma daha şahit oluruz.

92. Sonra yine bir sebebi izledi. 93. Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiç söz anlamayan bir kavim bulmuştu 94. Dediler: "Ey Zülkarneyn! Ye'cûc ve Me'cûc bu yerde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramızda bir set yapman şartıyla sana vergi verelim mi?" 95. Dedi: "Rabbimin beni içinde tuttuğu imkân ve güç daha üstündür. Siz bana bedensel gücünüzle destek verin de onlarla sizin aranıza çok muhkem bir engel çekeyim." 96. "Bana demir kütleleri getirin!" İki ucu tam denkleştirince, "Körükleyin!" dedi. Onu ateş haline koyunca da "Getirin bana, üzerine katran dökeyim!" diye seslendi. 97. Artık onu ne aşabildiler ne delebildiler. 98. Dedi: "Bu, Rabbimden bir rahmettir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Ve Rabbimin vaadi haktır." 99. O gün onları bırakmışızdır, birbirleri içinde dalgalanırlar. Sûra da üflenmiştir; hepsini bir araya toplamışızdır. 100. O gün, cehennemi, inkârcılara öyle bir sunmuşuzdur ki...

image006Kalınlaştırmış olduğum kelime ve ifadeleri çok dikkatlice tekrar okuyunuz çünkü bu kısacık ifadelerin ne kadar büyük anlamlar taşıdığına şaşkınlık ve hayranlıkla tanık olacaksınız. Zülkarneyn’in bu macerasının geçtiği yerin “iki dağ arası” olması nedeniyle yine geniş bir açıdan bakarak bu dağların evrendeki karşılığının ne olabileceğini bir araştırmak gerekir. Dağlar kelimesi Kuran’da oldukça sık geçer. Yüce Allah’ın “yeri ve gökleri yarattığı ve yer sarsılmasın diye yere koca koca dağlar diktiği, ağırlıklar yerleştirdiği, bunları kazıklar gibi çakıp sabitlediği” tekrarlanır. Dağların sabit olmadığı ve sanki denizin üstünde “yüzmekte” oldukları açıklanır. Hatta dağlarda “simsiyah” yolların da olduğu söylenir. Şimdi dünyamıza hapsolmadan uçsuz bucaksız kâinata bakalım ve ikili anlatımların “ikincilerini” görmeye devam edelim. Bu aşamada bırakalım bunu bize şekiller anlatsın: “yer” “dağlar” “ağırlıklar” “yere çakılı kazıklar” ve “gökler”. Yandaki resim biraz ipucu veriyor fakat biz devam edip iyice emin olalım.image007

Buradaki gökler, birinde bizim bulunduğumuz Kuran’daki 7 ayrı uzayı (gökler, uzay-zaman) belirtir ve “yer-arz” tabiri de dünya demek değildir, 7 göğün üstünde bulunduğu kâinatın ve Yüce Allah’ın “yeri yaydım” dediği tabanıdır. Dünyadaki yerin, yüzeyin, kainattaki karşılığı olan gerçek Yer/Arz budur, üst yüzeyi “uzay dokusu (Fabric of Space) tabir olunur. Uzay dokusu altındaki yer yani asıl ve gerçek “Arz”, kelime manası ile dahi açıkça “arz eden”dir, uzayda ortaya çıkan ne varsa yerden, Kozmik Arz’dan çıkar. (Cosmic Ground = Kozmik Yer, Kozmik Arz). Aşağıdaki GIF resimde gerçek yerin/gerçek Arz’ın nasıl olduğunu da hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde arz etmiş oluyorum.

 Karadeliklerin uzayda bu Kozmik Yer/Arz üzerine dikilmiş “dağ” veya yere çakılmış kazık betimlemeleri bunların bilimsel açıklamaları olan şekillerde de görüleceği gibi gerçekle bire bir uyumludur. “Ağırlıklar” tabiri de aynı şekilde evrendeki en ağır oluşumlar, yani yine karadeliklerdir. Özellikle her galaksinin merkezinde bulunan devasa karadelikler galaksilerin dağılıp yok olmasını engeller ve kâinatta düzeni sağlayan en önemli unsurlardandırlar.

Kuran’da anlatılan “dünya ve yer "sarsılmasın, uyum içinde var olsun” diye kazık gibi dikilen o “koca koca” dağların kainattaki karşılıkları işte bu karadeliklerdir ve sabit değillerdir;

Kuran’da bazen deniz diye de tabir olunan uzayda, resimde görüldüğü gibi yüzmektedirler. Uzayda, kâinatta sabit duran hiçbir şey yoktur, her şey yüzermiş gibi hareket eder. Karadelikleri bilimsel açıdan anlatırken kullanılan şekillere üstten bakıldığında, uzayda açılmış “çok çok” derin çukurlar gibidirler, bunlara tabandan yani Kozmik Yer’den bakıldığında ise, altta gördüğümüz gibi yerden yükselen koca koca dağlardır ve aynı anda yere çakılmış temel kazıklarından farksızdırlar.

image008Kütle çekimi de henüz anlaşılamamış olan konulardandır ve karadelik oluşumu da zaten kütle çekiminin kritik bir noktanın aşılmasından itibaren başlar. Kütle çekimi uzay-zamanda eğilmeler ve bükülmelerle anlatılır.  Üstteki ARZ’ı anlattığım resimlerde gezegen ve güneşlerin Arz’ı yani yeri nasıl eğip büktüğünü çok net görüyoruz. Çekim kuvvetinin dayanılmaz artışıyla ve Nötron yıldızı boyutuna vardığında ve hele ki Karadelik boyutuna ulaştığında ise yere temel kazığı gibi saplanmış oluyor.

Peki Kuran’da bu eğilme bükülmeler bile yazılmış desem, tepkiniz ne olur:

Sure 20 Taha, Ayet 100-104 ile kıyamet gününden ve Sur’a üflenmesinden bahisle ardından 105. ayette “sana dağlardan sorarlar” diye başlayınca yine Hz. Muhammed’e aynı Zülkarneyn konusu gibi zor bir soru geldiğini düşünmek lazım. Bunu sadece dünyadaki dağlar olduğunu zannederseniz, kıyamette dağlara ne olursa olsun bunun Yaratıcı’ya sorulacak nesi var ki böyle bir şey sormuşlar diye merak etmek te gerekiyor. Cevabı basit: Çünkü bu “dağlar” da Zülkarneyn kıssasındaki dağlar ile aynı dağlardır; yani “karadelikler”.

105. Sana, Kıyâmet Gününde dağların ne olacağını soruyorlar; onlara de ki: “Rabb’im, onları un ufak edip savuracak!”

106. Böylece yerlerini bomboş, dümdüz bırakacaktır

107. Orada ne bir eğrilik göreceksin ne bir tümsek

Kıyamet koptuğunda ne kütle kalacaktır ne de kütle çekimi ve böylece kozmik arz dümdüz olacaktır, çünkü onu eğip büken bir güç kalmayacaktır ortada. İnsanın nutku tutuluyor anladıkça…

 Kuran’da “dağlarda “simsiyah yollar” olduğunun yazılmasında belki bu karadeliklerin bir geçit işlevi gördüğünü destekliyor olma ihtimali de vardır. Zülkarneyn’in seyahatleri ve üç macerasının ikisinde karadeliklerin yanında bulunması da bu “geçit” anlamında enteresandır. Benim fikrim bu geçitlerin bilim kurgulardaki wormhole gibi olmadıkları yönündedir. Açıkçası uzay içinde zaman yolculuğu yapılabileceğine pek inanmıyorum çünkü “zaman”ın bir boyut olduğu benim için bir safsata, gerçek dışıdır; uzay-zaman ise sadece bilinmeyen bir olguyu – kütle çekimini- matematiksel ve geometrik olarak anlatmak için Albert Einstein tarafından ortaya atılmış dahice bir fikirdir ve bir kaç ekstrem durum hariç tüm evrende doğruya yakın hesaplamalar sağlar: ışık hızı, karadelikler ve kuantum seviyesi, yani evrenin en hızlı, en büyük ve en küçük olan üç en uç durumunda maalesef işe yaramıyor. Bütün bilim insanları zaten bu teorinin eksik olduğu konusunda mutabıktır fakat bundan daha doğrusunu henüz kimse bulamamıştır. Oysa, üstünde yer aldığımız Kozmik Arz’a geçebilirsek oradan da uzayın başka bir yerine ve başka bir zamanına gidebilmek belki mümkün olabilir. Bu görüş Zülkarneyn’in seyahatine de daha uygun düşüyor. Bilim ve teknolojinin ilerlemesi mevcut hızıyla devam edebilir ve o vakte kadar kıyamet kopmaz ise torunlarımızın bunları göreceğini tahmin ediyorum. Sonuçta Yüce Allah güzel Kuran’ında her şeyi en güzel şekilde anlatmıştır ve hiç birisi boşuna değildir.

Rahman ﴾19﴿ O, birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. ﴾20﴿ (Ama) aralarında bir engel vardır; birbirlerine karışmazlar.          
Furkan ﴾53﴿  Biri tatlı ve susuzluğu giderici, diğeri tuzlu ve acı olan iki denizi karışacak şekilde salıveren ve ikisi arasına bir engel, aşılmaz bir perde koyan O’dur.

image009Dağların yüzmekte olduğuyla ilgili ayetlerden bahsetmişken, eklediğim yukarıdaki ayetlerde bildirilen denizlerden birisi dünyamızın ve karadeliklerin de içinde yüzmekte olduğu ve “zaman”ın geçmekte olduğu “uzay” yani kâinatın görünen tarafıdır ve diğeri ise tamamen teorik fiziğin standart modeline uygun olarak ve Kuran’la ilişkilendirilmeden, başka bir bölümde açıklanacaktır.

image010Kuran’da “dağlar” anlatılırken aynı zamanda kara deliklere işaret ettiğini söylemiştim. Bu ayetlerde de dağlar ile kastedilen bunlardır.  İki dağın arasına ulaşmak ifadesi de bir galakside iki karadeliğin yakınındaki bir bölgeye gelinmesidir. Ye’cûc ile Me’cûc de etkileşime girmiş iki ayrı karadeliktir ve bahsedilen bu iki dağ onların adlarıdır. Etkileşime girince oluşan büyük yerçekimi Kozmik Arz’da, yani Yer’de ve uzay dokusunda dalgalanmalara, dengesizliğe, “bozguna” sebep olmaktadırlar. Uzayda ve Kozmik Arz’da en büyük kaos ve bozgun elbette ki en güçlü ve en büyük oluşumlardan kaynaklanabilir; yani iki galaksinin etkileşime girmesiyle ortaya çıkar. Bunu takip eden ikinci en zararlı bozgunculuğu yapan ise resimlerde görüleceği gibi iki karadeliğin etkileşime girmesidir.

 

image011Bahsi geçen topluluk bunları bilecek kadar ileri düzeydeler ve “hiçbir söz anlamayan bir topluma dönüşmüş” olmaları da bu çok ilerlemiş seviyenin verdiği kibirlerindendir, aynı cin soyundan olan İblis’in kibiri gibidir. Bunlar da “üzerlerine güneşten siper yapılmamış” olan bir kavim”dir, bedensel olarak böyle bir korumaya ihtiyaçları yoktur: aynı “dumansız ateşten” yaratılmış bir cin toplumudur. Fakat bilimdeki ilerlemelerine rağmen kara deliklere karşı bir şey yapmaya yeterli kaynak ve güçleri yoktur. Bu kavmin yardım talebi üzerine Zülkarneyn, o toplumun da “bedensel güçleriyle destek olması” ile bu iki karadelik arasında dengeyi sağlayacak bir engel yapmıştır ve bunun da ancak yeni bir karadelik olmasından başka bir ihtimal yoktur. Artık Ye’cûc ve Me’cüc’ün önüne bir engel çekilmiş, yeni kara delik ile bu iki karadelik yer çekimsel olarak cinlerin yaşadığı bölgeyi onların bozgunundan kurtarmış ve Kozmik Arz kontrol altına alınmıştır. Ayette açıkça “iki dağ ile kavim arasına” engel yapılması yazıldığı halde, nedense cümle alem bunu “iki dağ arasına set yaptı” diyerek uydurup anlamakta ve boşu boşuna dünyada buna uygun düşecek bir set arayışına girmektedirler.

Zulkarneyn ile Yecuc ve Mecuc notron yildizi

image012Ayetlerin açıklamasına geri dönelim. Zülkarneyn’in yaptığı bu engelin kıyamet gününe kadar dayanacağını ima ettiğini okuyoruz. Dünyadaki iki dağ arasına yapılan normal bir setten bahsediliyor olsa idi ne o set ne de dağlar kıyamete kadar dayanacak değillerdir, kaldı ki bir kavim kıyamete kadar yaşasın. Elbette ki o kıyamet vaktine kadar ancak karadelikler, yani Ye’cûc ve Me’cûc var olabilecektir ve bu da demektir ki Zülkarneyn de kıyamete kadar var olması mümkün olan bir engel yani yeni bir karadelik yaratmıştır. Bu engeli anlamak için bir nötron yıldızı oluşumunu ve onun bir kara deliğe nasıl dönüştüğünü bilmek gerekir. Zülkarneyn, ayette belirtildiği üzere “Arz’da güç ve saltanat sahibidir, yani “Arz’ın sunacağı her şeyi elde edebilir. Nötron yıldızı oluşumu   için demir gereklidir ve Zülkarneyn bu demiri cin toplumundan istememiştir, doğrudan Arz’a emretmiş, Arz’dan demir çıkarmıştır ve bu da “arz üzerindeki saltanat”ının, gücünün bir teyididir. Uzayda bu demirleri uygun bir yıldıza yığmakla veya sıfırdan bir nötron yıldızı (üstteki resim) yaratmış ve ardından da o cinlerin zaten enerji/ateş/ışın olan nefesleriyle -üfleyerek yani tam ayette belirtildiği şekilde “bedensel destekleriyle”- üfleyerek demiri   kor haline ve ardından bir nötron yıldızı oluşturmasıyla üzerine, bunun yandaki resimde betimlenen bir süpernova patlamasına meydan vermeden, yine arza emrederek aldığı katran ilavesiyle Ye’cûc ve Me’cüc’e eşit ve denk, onları dengeleyecek bir kara delik yaratmıştır. Resimlerde bir nötron yıldızı ve kâinatın en parlak olayı olan bir  süpernova paylamasının nasıl betimlendiğini görüyoruz.


image013Kuran’da hiçbir kelimenin boşuna yazılmadığını ve “bedensel güç ile destek olmak” ifadesinin bile tam manasıyla yerini bulduğunu görmüş oluyoruz.

 

image015Şimdi yeni bir mucizeye tanık olmak üzere yandaki “sevimli, masum çiçek” resmine bir göz atmanın vakti gelmiş olmalı. Kırmızı tomurcuğa biraz yakından bakalım.

Dikkatli bakınca, hatta ilk bakışta ağzı kapalı bir yılan kafasını andırıyor olabilir mi acaba, hele ki üstüne bir göz şekli kondurursak?

Peki, nefesi alev olan bu cinler neye benziyorlar?             
Saffat 65.Tomurcukları sanki şeytanların başları gibidir.
image016Saffat suresinin önceki ayetlerini okuyunca bahsedilenlerin resimdeki gibi zakkum tomurcukları olduğunu görüyoruz. Yüce Allah nasıl ki evreni ve insanları mükemmel ve kusursuz bir güzellikte yarattı ise, cinleri de mükemmel kusursuz güzellikte yaratandır. Sınava tabi tutmak üzere her ikisine de bazı kusurlar eklemiştir ve başarılı olanlar kıyamet gününden itibaren kusursuz hallerine dönerek cennete yerleşecekler, en başarılı olanlar ise Yüce Allah’ın hizmetine (O’na kulluk etmeye) kabul edilerek aynen Hz. İdris’in sahip olduklarına yakın ve benzeri güç ve yetkilerle Kozmik Arz’a halife olacaklardır.

Saffat 62, 63. Şimdi, ziyafet olarak, cennet ehli için anılan bu nimetler mi daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı? Biz onu zalimler için bir fitne (imtihan) kıldık. İnsanlar cin için, cinler de insan için imtihan aracıdır. Yüce Allah Adem’i kullanarak bir cin olan İblis’i imtihan etti ve İblis Yüce Allah’ın emrine karşı gelerek sınıfta kaldı. Ardından İblis te Yüce Allah’ın vermiş olduğu izinle Adem’i kandırıp onun da Yüce Allah’ın emrine karşı çıkmalarına vesile olarak intikamını aldı. Elbette ki tüm bunlar Yüce Allah’ın planının parçaları. İblis bu kandırmacalarına maalesef kıyamete kadar devam edecek. İnsanları fitneye iten en büyük imtihan aracı nedir diye düşündüğümüzde elbette ki İblis ve onun kandırıp şeytanlaştırdıkları diğer cinler ve insanlar olduğunu Kuran’daki ayetlerle çok iyi biliyoruz. Acaba İblis, yani onun ait olduğu cin ırkı, dünyadaki zakkuma benzeyen böyle bir ağaçta yetişen bir canlı türü olabilir mi? Öyleyse bu zakkum ağaçları da cinlerin anneleri, onları doğuran dişi cinlerdir diyebilir miyiz acaba? Elbette ki burada cinler konusunda yazdıklarım bir tartışma konusu olmayıp Kuran’daki ifadeleri fantastik hayal gücü ile yorumlamaktan ibarettir ve bunlar doğrudur diye bir iddiamız bulunmuyor.

image018Onlara yasaklanmış olan ağacın meyvelerini yediren İblis’in neden sürekli olarak bir yılan şeklinde tasvir edildiğini de sanıyorum ki yine Kuran’ın “tam yerini bulan” yüce betimlemeleriyle anlamış oluyoruz.image017

Kuran’da tasvirine rastlamadım fakat biraz hayal gücü ile bu cinlerin ağzını açtıklarında nasıl nefes alıp verdiklerini ve özellikle nasıl üflediklerini düşünelim. Örneğin, üstteki gibi demiri kora çevirecek lazer üflemesi mümkün olabilir mi? Fakat sanırım soldaki bunsen brülörü olayı daha güzel anlatıyor; üsttekiler normal nefes verişleri ve alttakiler de üflemeleri gibi, ancak, üfleme menzillerinin belki binlerce km çok daha uzun olacağı da kesindir. Konu konuyu açıp ta cinleri ziyarete kadar gidince, onların da bazı özelliklerini, biraz farazi gibi de olsa, ortaya çıkarmış bulunuyoruz.

Zülkarneyn’e devam edelim. Mealen diyor ki; “Yüce Allah’ın emri geldiğinde yani kıyamet koptuğunda, yeni oluşturulan bu karadeliğin de Ye’cûc ve Me’cûc adını verdikleri her iki karadeliğin de yerle bir olacağı ve hepsinin birbirine karışacağı kesindir”. Farklı surelerde de anlatıldığı gibi “kıyamet günü dağlar yürütülecek, birbirine çarpılıp un ufak edilecektir”.  Kâinatın yok edileceği bir günü betimlerken, bunu sadece dünyadaki dağlarla kısıtlamanın ne kadar dar ve sığ olacağını idrak etmek gerekiyor. Kıyametin kopması sadece dünya ve çevresinin yok olmasını anlatmıyor, tüm kâinatın sona ermesini bildiriyor. Sonuç olarak Ye’cûc ve Me’cûc ile dünyadaki iki dağ ve orada bozgunculuk çıkaran kavimler anlatılmıyor. Dolayısıyla kıyamet koptuğunda, zannedildiği gibi Ye’cüc’de Me’cüc’de hiç kimseye herhangi bir saldırıda bulunmayacaklardır. Kıyamette zaten her şey her şeyin üstüne yıkılacak, tüm kâinat aynı anda yıkılmış, zaman bitmiş olacaktır.

image019Sur’a üflenmesiyle ortaya çıkacak olan o müthiş sesin titreşimleri, uzayı kaplayan ve tüm varlığı içinde barındıran ASR’ı çökertecek, tüm varlık alemi, kara delikler de, hatta tüm kuantum parçacıkları bile toz olup dağılacaktır. Bilimsel olarak, uzayın ivmeli genişlemesiyle nihayetinde resimdeki gibi bir yırtılma yaşaması ihtimali zaten konuşuluyor fakat gerçekte olacak şudur: Böyle tek bir yırtılma değil, insanoğlu olarak bizim oluşturmamız mümkün bile olamayacak belli frekansta titreşen bir ses ile tüm bu ağ oluşumu aynı anda çökertilecektir ve bu sesi çıkaracak olan ise Hz. İsrafil’in Sur’a üfleyeceği şeydir.

Zaman boyutunun sonlandırılması esasen “gökleri görülmez direklerle yükseltip yerinde tutan ASR’ın çökertilmesidir, tüm kâinatın çökmesidir, Kıyamet’tir.

 

103 Asr Suresi           image021

- 3 Ayet – İniş sırası: 13               

1.  Asra yemin ederim ki 
2. insan gerçekten ziyan içindedir.
3.  Bundan ancak iman edip iyi ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır. 

Bu surenin hem iniş ve sıra numaraları 13->103, hem de neden sadece 3 ayet olduğunun hepsi Yüce Allah’ın açıklamalarındandır. Fakat açıklamaların bütünlüğü ancak çok zor bir yap bozun çözülmesiyle 

image020olabiliyor. Genel iman için gerekli olanların çoğunu herkes anlayabilir fakat diğerleri ancak Yüce Allah’ın Kuran’da yazdığı şekilde sadece O’nun işaret ettiği gibi “ilim sahipleri, aklını kullananlar, derin ve dikkatle okuyanlar” için.         

 Zümer 9. De ki: "Hiç, bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!"

Açıkçası, girişte bahsettiğim odaklanmış olduğum konular dışında bütünsel bir çözümle uğraşma vaktim henüz olmadı, inşallah belki bunların devamında fırsat bulabilirim.


image023Uzayı bu şekilde ayakta tutanın ASR olduğu benim başka bir bulgumdur ve doğrudan “zaman” ile alakalıdır. Zaman kavramı da zaten uzayı dolduran ve ona direksiz yükseltilmiş görüntüsünü veren Asr içinde oluşan hareketlerin ardışık bilgisinin depolanmış halidir, hafızadır ve bu bilgi ve hafıza sadece artan şekilde tek yönlü olarak “zaman oku” tabiriyle geleceğe doğru gider. Bu ise zaman-entropi eşitliğinin en doğru tanımıdır. Böylece uzayın çöküp zamanın bittiği ve görüp bildiğimiz evrenin sarsılıp yok olacağı en son, en müthiş günde kim kime saldırabilir ki Yecüc Me’cûc birilerine saldırsın?

image022Esasen yüz yıl öncesinde “eter” kavramının ortaya atılması Kuran’daki ASR’a işaret ediyorken ve doğru bir gelişmeyken, bunun fiziki anlamda deneysel olarak gözlemlenememesi nedeniyle maalesef bu fikirden vazgeçilmiştir. Halbuki, ASR Kuran’da belirtildiği gibi “gökleri görünmez direklerle tutandır” ve Yüce Allah’ın en büyük sırlarındandır. Eter kavramının gelişememesinin ve vazgeçilmesinin bir diğer sorumlusu ise, yukarıda kısaca değindiğim gibi Albert Einstein’dır. En büyük dâhilerden olan, bilime en büyük katkılarda bulunmuş biriyken ortaya atmış olduğu uzayın bükülmesi analojisiyle eter’i unutturması da bilimin karşısına en büyük engellerden birini çıkarmıştır. Oysa o bükülen şey eter yani ASR’dır. Bilim dünyası büyük bir hata sonucunda eter’i unuttu ve gerçek olmayan bir parçacığın, “Graviton”un peşine düştü; gerçek olmadığı için bulunamıyor ve bulunamayacağı da bana göre kesindir. 

 

 

image024

image025Uzayın üç boyutlu yapısı ve ASR ile ilgili olabileceğini düşündüğüm şekilleri özellikle buraya aldım. Bunları anlamanın hatta “zaman” ile olan ilişkisinin bulunmasının da zamanının geleceğine inanıyorum.

Bu oluşumdaki bir yapıtaşından diğerine geçişin maksimum hızının Planck zamanı olduğu, bunun da “ışık hızı” ile olan birebir ilişkisi, ışığın “kütlesiz” oluşuyla alakalı olduğu, kütle arttıkça bu geçişin yavaşlayacağı, bunların hepsinin bu yapının basınç dayanımından (compressive strength) kaynaklandığı umarım yakında kanıtlanır. Evrensel Zamanın bir boyut olmadığı, temel (principal) değil türev (derivative) bir ölçüm birimi olduğu, ışık hızının sabit olmasının altında bu yapıdaki bir bloktan diğerine sıralı geçişin rol oynadığı, yani hareketin, uzay içinde ilerlemenin her bir bloktan tek tek geçmek ile mümkün olduğu görülecektir.  Yaşlanmanın bile bu yapının bize karşı uyguladığı gerilim kuvvetine (basınç dayanımı, compressive strength) maruz kaldığımız için gerçekleştiği, bunun ise kütle çekimi dediğimiz kuvvet (yer çekimi) olduğu yakında bulunacaktır. Aşırı yüksek hızlarda bu “maruz kalma” durumunun azaldığı ve ışık hızına ulaşıldığında ise hiç maruz kalınmadığını ve bu yüzdendir ki ışık hızında hareket eden fotonlar için herhangi bir yaşlanma ve zaman etkisi olmadığı ortaya çıkacaktır. Einstein Tensor’unun temeli, kendisi anlayamamış olsa da gerçekten işte budur. Teorik fizikçilerin bunları göz ardı etmemeleri gerekiyor fakat bazen etrafa ışık saçması gereken bilimin kendi içerisine ışık geçirmeyen katı duvarları altında körleşip kayboluyorlar.

Araya konumuzla alakalı fakat detaysız bilgi kırıntıları eklemek istedim, umarım işe yararlar.

Evrenin çöküşünün ardından sur’a tekrar üflenmesiyle gökler yine yükseltilip şu anki uzay/kâinat yerine cennet ve cehennem yayılarak getirilmiş olacak ve tüm topluluklar da yargılanmak üzere tekrar ortaya çıkarılacaklardır. Bunu yapmak Yüce Allah için, silinmiş bir bilgisayar programını, yedeklenmiş bir veri kartından bilgisayara yeniden yüklemekten daha kolaydır. Nihayetinde her şey, insanlar da cinler de, tüm kainat ta Yüce Allah’ın ilmiyle yoktan var ettiği anlatımındaki “Bilgi’dir, “İlim’dir (Information) ve bilgiyi tekrar tekrar ortaya koymak o bilginin sahibi için çok kolaydır. O, tüm kâinatı yoktan var eden ve her şeyi ilmiyle kuşatandır.

Kehf suresi Ayetlerine kaldığımız yerden devam edelim.

100. “O gün onları bırakmışızdır, birbirleri içinde dalgalanırlar. Sûr’a da üflenmiştir; hepsini bir araya toplamışızdır”

İki karadelik etkileşime girip yeterince yaklaştıklarında birbirleri etrafına dönmeye başlarlar ve sanki bir denizin içinde dönüyorlarmış gibi uzayda yer çekimsel dalgalar (Gravitational Waves) oluştururlar. Bir asıra yakın bir süre teori olarak kalan uzaydaki bu tür yer çekimi dalgalarının varlığı iki karadeliğin çarpışıp birleşmesi sonucunda iki sene önce tespit edilmiş ve nihayet bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bu dalgaların evrende nasıl bir sarsıntı yaratacağını ve bozgun çıkaracağını sanırım detaylandırmaya bile gerek kalmıyor. Bunu kanıtlayan kişinin (Kip Thorne) Nobel ödülü kazandığını da eklemeliyim.   Birbirleri içinde dalgalanan karadeliklerin anlatımını resimlerde ve nasıl da Yüce Allah’ın kısacık ayetine uygun olarak birbirleri içinde dalgalandıklarını çok net olarak görüyoruz.

image027Ayetlerde anlatılan betimlemelere tam denk gelen yan taraftaki resimde görülen üç karadelikten tek olanı Zülkarneyn’in oluşturduğu yeni kara delik, birbirleri içinde dalgalanan Ye’cüc ve Me’cüc’ü kontrol altına alınca, resmin sağ üst köşesinde bir yerlerde bulunması gereken cin toplumunun Kozmik Yer’i de bozgundan kurtulmuş oluyor.

Böylece, Kuran’ın başka bir betimlemesiyle yine bir “tam isabet” sağlamış oluyoruz.

 Ayetteki “o gün”den bahis elbette ki kıyamet günüdür ve bir başka ayette “her şey yok olacak, sadece Yüce Rabbin yüzü kalacaktır” diye yazılmış olan gündür. Ayet numarasıyla bile sabitlenmiş, eşsiz ve bir (1) olan Yüce Allah’tan başka sadece sıfırlar, hiçlik kalacaktır.

 Zulkarneyn ile Yecuc ve MecucYukarıda bahsi geçtiği gibi Zülkarneyn’in sözlük anlamı “iki boynuzlu veya iki boynuza sahip olan” demektir ve şimdiye dek hep bu sayfada yer alan resimler gibi başlık takan veya boğa kafasına sahip birisi olarak algılanmıştır. Öyle bile olsa, bu boynuzların bir işlevi var mıdır, varsa nedir? Yine göreceğiz ki Kuran’da hiçbir kelime kesinlikle işlevsiz değildir ve bizler de buna tanık olmaya devam edeceğiz.

 

Şimdi Zülkarneyn ile ilgili asıl noktaya geliyoruz; kıyametin kopmasının Sur’a üflemekle olacağını “inananlar” olarak hepimiz zaten biliyoruz. Sur’a üflemek de aslında eski kavimlerin boynuzları trompet gibi üflemesinden ibarettir, bu 
image028boynuzlardan birisi üflendiğinde -yani Sur’a ilk üflendiğinde” kıyamet kopacak, ikincisi üflendiğinde her şey tekrar ortaya çıkacak ve Yüce Allah insanları ve cinleri yargılayacaktır. Hepimiz öldükten, varlık alemi yok edildikten sonra tekrar diriltilerek yargılanacağız. Üflenecek olan boynuzların dünyadaki benzerlerini bu resimde görüyoruz.

Sur’a üfleyecek olan kimdir? İslam inancına göre Yüce image029melek Hz. İsrafil’dir ve Kuran’da belirtildiği gibi iki kere üfleyecektir. İki farklı olayı gerçekleştirmek için iki farklı özellikteki boynuza üflemek üzere “İki Boynuz Sahibi” olan Hz. İsrafil, dilediği yere ve zamana gitme hikmetiyle Zülkarneyn’in ta kendisidir. Sanırım, yukarıda yazdığım gibi “ZAMAN ve BOYNUZ” tabirleri de böylece ve nihayet aynı yüce varlıkta birleşmiş oluyor. Bunun yanında, kendisine Arz’da her şeyden bir sebep verilmiş olmasının karşılığı da oluşturduğu bir karadelik ile gözler önüne seriliyor.


image030 İşte bu sebepledir ki Yüce Allah’ın Zülkarneyn’e vermiş olduğu kudret ve hikmet ile ona olan güveni gelmiş geçmiş tüm peygamberlerin de üstündedir.

Esasen, buradaki olaylar çok uzun astronomik bir zaman diliminde, aynı güneş sisteminde aynı kavmin başından geçmekte ve gerçekleşmektedir. Bildiğimiz zamanın ilerleyişine göre sıraya koyduğumuzda; 

1) Zülkarneyn yeni oluşmaktaki bir güneş sisteminde, o güneşten korunmamış bir gezegende güneşten ve radyasyondan korunmaya ihtiyacı olmayan bir topluluk, yani Kuran’da “dumansız ateş” tabir olunan enerjiden image015yaratılmış bir Cin topluluğuna rastlıyor.

2) Bir uzay-zaman yolculuğu ile bu cin toplumunun “geleceğine” gidiyor. Cinler artık teknoloji ve bilimde ilerlemişler ve Ye’cüc ve Me’cûc adını verdikleri iki karadeliğin cinlerin yaşadığı güneş sisteminin, hatta belki de tüm galaksinin dengesini bozduğunu (Kozmik Arz’da bozgun çıkardığını) ve kendilerine zarar verdiğini anlamışlardır fakat ellerinden bir şey gelmemektedir. Buna engel olması için Zülkarneyn’den yardım istemişler ve o da demir ve katran ile ve cinlerin de bedensel katkılarıyla yeni bir karadelik oluşturarak dengeyi sağlamıştır.

image0273) belki milyonlar/milyarlarca yıl sonra o güneş sistemine yakın bir kara deliğin, yakındaki bir güneşi yutmaya başladığını, yani “güneşin kara bir gözede battığını” görmüştür. Bu olay, bahsi geçen cin toplumunun da içinde bulunduğu bir galakside geçmektedir ve güneşi yutan o kara delik ise büyük ihtimalle Ye’cüc veya Me’cüc’den biridir ya da demir ve kara katran ile Hz. İsrafil’in oluşturduğu yeni karadelik.

Böylece sondaki “kara balçıklı göze” ile baştaki “kara katran”ın nasıl buluştuğuna da şahit oluyoruz.  Kuran’da her kelime bir mucizedir ve Yüce Allah’ın mucizeleri bitmez.

Zülkarneyn ziyaretlerinin sırasına göre baktığımızda farklı bir senaryo oluşturmak ta mümkün olabilir. Karadelikte yok olmaya başlayan güneş ile o güneşe bağlı bir gezegendeki cin toplumunu görmüş ve bu yok oluşu engellemek üzere önceki bir zamana giderek yukarıda anlattığım şekilde bir karadelik oluşturmuştur. Buradaki sıkıntı ise, eğer güneş karadelik tarafından yutulmaya başlanmışsa, ona bağlı olan gezegenlerin hepsi çoktan yutulmuş olurlardı ve ortada bir kavim de olamazdı.

Ayetlerde geçen maceradan geriye henüz açıklanmayan, bu cin kavminin gelişimindeki gizem kalıyor. Dediğim gibi buradaki üç seyahat de aynı topluma yapılmıştır. İlk kez ortaya çıktıklarında, teknolojide çok ilerlediklerinde ve bundan da çok çok uzun bir süre sonrasında.

İlk ortaya çıkışlarında bu kavimle ilgili olarak ırklarından başka bir açıklama görmüyoruz çünkü “dumansız ateşten” cin olmaları ve güneşten korunmaya muhtaç olmamaları dışında henüz değerlendirecek bir özellikleri bulunmuyor. Teknolojide iyice ilerlemiş olduklarında ise artık “neredeyse hiç laf anlamayan” bir toplum haline geldikleri belirtiliyor. Karadelikleri bilecek kadar bilim ve teknolojide ilerlemiş bir toplumun “laf anlamıyor” oluşu biraz şaşırtıcı gelebilir. Fakat bu kavmin artık anlamadığı “laf”ın iletişimle, konuşmakla veya teknolojiyle bir ilgisi yoktur. Artık Yüce Allah’ın yolundan iyice çıkmış, O’nun “lafına” sözlerine pek aldırış etmeyen, aynı İblis gibi aşırı kibirli, itaat etmeyen bir toplum haline gelmişlerdir.

Son ziyarette ise Yüce Allah Zülkarneyn’e “bunlara ister azap et ister iyi davran” şeklinde ne isterse yapmasını söylüyor çünkü bir önceki “neredeyse hiç laf anlamayan” bir toplumdan artık “hiçbir şey anlamayan” Allah ile bağlarını tamamen koparmış bir topluma dönüşmüşlerdir. Yani artık dünyadaki helak edilmiş eski kavimler gibi Yüce Allah’ı tamamen unutmuşlar ve böylece onlar da helak edilmeyi hak etmişlerdir.

İnsanoğlu olarak sanırım teknolojide epey ilerledik ve “neredeyse hiç laf anlamayan bir topluma” dönüşmek üzereyiz. Laf anlayanların artmasını ümit ediyorum. Aslında kıyametin bugün veya milyon yıl sonra kopması da insanoğlu için hiç fark etmez.

İki Boynuz Sahibi Zülkarneyn, yani Hz. İsrafil bu boynuzları resimlerdeki gibi bir başlıkta veya kılıç gibi belinde taşıyor olabilir, hatta bunlar bedeninin bir parçası da olabilirler, bilemiyorum. Burada yazdıklarımın ne kadar doğru olduğunu da bilemiyorum. Hz. İsrafil’in kime veya neye benzediği hakkında da hiçbir fikrim yok. Her şeyin en doğrusunu ve gaybı bilen sadece ve sadece Yüce Allah’tır.

Bitirirken; surenin tamamına baktığımızda tam üç adet ilahi vasıta görüyoruz:

1. Mağara görünümündeki “Stasis Odası”. İçeride birkaç saat geçiyorken dışarıda yüzlerce yıl geçebiliyor.

2. Kayadaki oyuk görünümündeki “Uzay-Zaman dışı Oda”. İçine girince istediğiniz bir tarih ve saatte çıkabiliyorsunuz.

3. Görüntüsü belirtilmeyen, zamanda mekânda yol alabilen “ilahi bir sebep” ve onu izlemek için hiçbir vasıtaya ihtiyaç duymayan Hz. İsrafil, ki Yüce Allah’ın kendisine arz üzerinde verdiği saltanat, güç ile bir karadelik bile yaratabilecek kudrete sahip.

Umarım bunları yazmış olmam boşuna değildir.

Sevgiler,

Mustafa Kılavuzoğlu